Sistem mükemmel çalışıyor. Ekranda her şey doğru görünüyor. Ama muhasebeci hâlâ ayrı bir Excel dosyası tutuyor. Satın alma sorumlusu siparişleri programa değil, bir deftere yazıyor. Haftalık raporlar ise kimsenin açmadığı klasörlerde birikmeye devam ediyor. Bunu bir kez değil, defalarca gördüm. Çok uluslu şirketlerin Türkiye ofislerine ERP (kurumsal kaynak planlama) sistemi kurma biçimine baktığımda en büyük sorunun yazılımda değil, kurulum mantığında yattığını söyleyebilirim. Merkez ofis sistemi kendi süreçlerine göre ayarlıyor; Türk ofisi ise bu ayarlarla hayatta kalmaya çalışıyor. Bu makale, o dengeyi nasıl kurduğunuzu ve hangi soruları önce sormanız gerektiğini anlatıyor.Ankara’da metal işleme ve bileşen üretimiyle uğraşan, 265 çalışanı olan bir Avrupalı şirketin Türkiye fabrikasında yaşanan bir vakayla başlayalım. Merkez ofis, tüm bölge ofislerine standart bir ERP yazılımı kurulmasını istedi. Amaç net: stok, satın alma, finans ve üretim tek bir sistemde görünsün. Proje altı aylık bir takvimle başladı. Yazılımı kuran ekip son derece deneyimliydi. Sunucu odası hazırlanmıştı, eğitimler verilmişti, kullanım kılavuzları dağıtılmıştı. Sistem açıldı — ama üç ay sonra fabrika müdürü şunu söyledi: ‘Program çalışıyor, ama bize göre değil.’ Bu cümle, Türkiye’deki çok uluslu ERP projelerinin tam kalbinde duruyor.Sorun ne değildi? Sunucu kapasitesi yeterliydi. Ağ bağlantısı çalışıyordu — o dönemde kablo bağlantısı henüz her yerde olmasa da fabrika kendi hattını kurmuştu. Yazılımın özellikleri eksiksizdi. Asıl sorun şuydu: sistemin içindeki para birimi mantığı, muhasebe sınıflandırması ve raporlama yapısı, Türk vergi ve muhasebe gerçeğiyle örtüşmüyordu. Türkiye’de o yıl muhasebe kayıtları tekdüzen hesap planına (THP) göre tutuluyordu. Merkez ofis ise sistemi kendi ülkesindeki muhasebe çerçevesine göre ayarlamıştı. Vergi matrahı hesaplama mantığı farklıydı. Fatura formatları farklıydı. Banka ekstresini programa işlemek için ekstra çaba gerekiyordu, çünkü sistem bu işlemi otomatik değil elle yapıyordu — ki zaten o dönemde Türkiye’de muhasebe yazılımı ile banka arasında otomatik bağlantı yaygın değildi, banka hareketleri dosya aktarımıyla ya da tamamen elle giriliyordu. Muhasebeci ‘program benim dilimi konuşmuyor’ dediğinde abartmıyordu.İkinci büyük sorun kullanıcı alışkanlıklarıydı. ERP programı, bir işi yapmak için birden fazla ekran arasında dolaşmayı gerektiriyor. Bir satın alma siparişi açmak için önce tedarikçiyi kayıt altına almak, sonra fiyat teklif formunu girmek, ardından onay adımını geçmek gerekiyor. Bu mantık, büyük şirketlerin kontrolü sağlaması için doğru — ama 265 kişilik bir fabrikada satın alma işini tek başına yürüten bir sorumlu için bu basamaklar bir yük haline geliyor. Adam telefonu açıyor, tedarikçiyle konuşuyor, fiyatı alıyor ve siparişi veriyor. Sonra akşam üstü programa toplu giriyor ya da hiç girmiyor. Sisteme girmeyi es geçmek, programı boş bir kabuk haline getiriyor. Bu noktada ERP’nin değeri sıfıra düşüyor. Alışkanlıkları değiştirmenin tek yolu süreci onların çalışma biçimine göre sadeleştirmek — yoksa ‘şimden sonra böyle yapacaksınız’ demek işe yaramıyor.Üçüncü sorun yönetim beklentileriydi. Merkez ofis sistemi görmek istiyordu; Türkiye yöneticisi ise iş çıkarmak istiyordu. Bu iki hedef aynı şey değil. Merkez ofis konsolidasyon raporu istiyor — Türkiye ofisi ise aylık kapanışını zamanında çıkarmak peşinde. ERP devreye girince merkez raporlama sürecine katmak için yeni veri alanları açıyor, yeni onay basamakları ekliyor. Her eklenen basamak Türkiye ofisinin hızını düşürüyor. Birkaç ay sonra yerel yönetici sistemi ‘merkez için doldurulan bir form’ olarak görmeye başlıyor. Bu noktadan sonra sistemi kurtarmak çok daha zor. İhtiyaç analizi aşamasında merkez ile yerel ofisin beklentilerini tek tek masaya yatırmak ve çelişen noktaları proje başlamadan önce çözmek şart.Peki bu projenin Ankara fabrikasında nasıl toparlandı? Üç şey yapıldı. Birincisi, muhasebe modülü Türk hesap planına uygun hale getirildi — bu iş dışarıdan bir yetkili uygulama ortağı tarafından yapıldı, çünkü merkez ekibinin bu konuda bilgisi yoktu. İkincisi, satın alma ekranı sadeleştirildi: sık kullanılan tedarikçiler ve fiyat listeleri ön tanımlı hale getirildi, böylece her seferinde sıfırdan başlamak gerekmedi. Üçüncüsü, haftalık kısa bir takip toplantısı kuruldu — proje yöneticisi programı kim kullandı, kim kullanmadı, hangi veriler eksik: bunları haftada bir ekiple gözden geçirdi. Sistem ‘açıktır, artık herkes kullanır’ mantığıyla bırakılmadı. Bu üç adım küçük görünüyor ama farkı o adımlar yarattı. Altı ay içinde stok kayıtları gerçek verileri yansıtmaya başladı; satın alma siparişlerinin büyük bölümü programa girilir oldu. Hâlâ mükemmel değildi — ama kullanılabilirdi.Çok uluslu bir şirkette Türkiye ofisine ERP kuracaksanız, başlamadan önce şu soruları sorun: Muhasebe modülü Türk hesap planını destekliyor mu, yoksa sonradan elle uyarlamak zorunda mı kalacaksınız? Sistemin onay basamakları yerel ekibin çalışma hızına uygun mu? Yerel bir uygulama ortağı var mı, yoksa her şeyi merkez ekibi mi kuruyor? Kullanıcılar programa neden girmeyeceğini size söyleyebilecek bir ortamda mı? Bu sorulara proje başlamadan cevap bulamazsanız, teknik kurulum ne kadar başarılı olursa olsun sistem eninde sonunda doldurulması gereken bir forma dönüşür. Yazılımın başarısı, doğru programı seçmekten önce doğru soruları sormakla başlar. Ankara fabrikasındaki muhasebeci bunu biliyordu zaten — sadece kimse ona sormamıştı.
Çok Uluslu Şirketlerde Türkiye ERP Uygulamalarının Kritik Başarı Faktörleri
Gökhan MERCANOĞLU
Teknoloji Danışmanı & Yazar
ERP, CRM, otomasyon, yapay zekâ ve kurumsal teknoloji stratejisi üzerine yazan bağımsız teknoloji danışmanı.
ERP ve Kurumsal Yazılım — Daha Fazla Tümünü gör →
ERP ve Kurumsal Yazılım — Tüm Yazılar
ERP ve Kurumsal Yazılım kategorisindeki yazıları gör →