Dayanıklılık: Yorulunca Da Kaliteli İş Üretebilmek

Denizli’de 295 çalışanıyla dokuma ve boya işlemlerini aynı çatı altında yürüten bir tekstil üreticisini düşünün. Sezon zirvesinde — Temmuz sonu, Ekim başı arasındaki o zorlu ihracat koridorunda — fabrika müdürü günde 14 saati aşkın çalışıyor. Sabah üretim toplantısı, öğleden sonra lojistik takibi, akşam müşteri yazışmaları. Üç hafta sonra verdiği kararlar hâlâ zamanında ve yerinde görünüyor; ama yan tarafta oturan satın alma sorumlusu, müdürün Ağustos ortasında onayladığı ham iplik alımının fiyatlandırmasında ciddi bir hata yaptığını fark ediyor. Müdür öğrenir ve şaşırır. Kendini yorgun hissetmemişti. İşte tam bu noktada dayanıklılık hakkında yaygın ve tehlikeli bir yanılgı ortaya çıkıyor: yorgunluğu hissetmemek ile karar kalitesini korumak aynı şey değildir.Dayanıklılık (resilience), iş dünyasında çoğunlukla bireysel bir psikolojik sağlamlık meselesi olarak tanımlanır. ‘Stres altında ayakta kalmak’, ‘baskıya rağmen üretken olmak’, ‘zorluklardan güçlenerek çıkmak’ gibi çerçeveler, konuyu bireyin içsel kaynakları üzerinden ele alır. Bu tanım yanlış değil; ama eksik. Ve bu eksiklik yönetim kararlarını sistematik olarak çarpıtıyor. Çünkü bir ekip yorulduğunda ilk kaybedilen şey üretkenlik değil, hata fark etme kapasitesidir. Yorgun beyin çalışmaya devam eder — ama nerede durması gerektiğini göremez. Bireysel dayanıklılığı örgütsel sistem tasarımının yerine koymak, bu körlüğü kişisel zaaf olarak etiketlemek demektir. Oysa konu farklı: hangi koşulda, hangi karar türü için sistem koruyucu devreye girmelidir?Türkiye’nin iş kültüründe dayanıklılık genellikle övünç kaynağı olarak çerçevelenir. ‘Dün gece saat ikiye kadar çalıştım’, ‘hafta sonu da geldim’, ‘tatilde bile e-postalarımı takip ettim’ cümleleri, birer başarı göstergesi gibi dile getirilir. Bu kültürel norm, özellikle 2018 kur krizi sonrasında iş gücü üzerindeki baskının arttığı dönemde daha da sertleşti. Maliyetleri kontrol etmek için personel sayısı sabit tutulurken beklentiler yüksek kaldı. Gaziantep’teki bir ambalaj firmasında çalışan 312 kişilik ekipte, 2018 sonu ile 2019 başı arasındaki altı aylık dönemde operasyon yöneticisinin fazla mesai ortalaması haftada 22 saati geçti. Ama bu örüntüyü kimse ‘sorun’ olarak tanımlamadı; aksine bağlılık göstergesi sayıldı. Karar hatalarının tespiti ancak müşteri şikâyetiyle gün yüzüne çıktığında, suçlanan sistem değil birey oldu: ‘dikkatsizlik’, ‘özensizlik’, ‘konsantrasyon eksikliği’. Oysa bağlam tamamen farklıydı.Burada gerçek gerilimi açıkça ifade etmek gerekiyor: dayanıklılık kavramına yapılan en büyük haksızlık, onu ‘yorgunluğa rağmen devam etmek’ olarak tanımlamaktır. Bu tanım hem bireysel hem örgütsel düzeyde yanlış bir optimizasyon hedefi üretir. Birey, ‘ne kadar yorgun olursam olayım ayakta kalmalıyım’ normunu içselleştirir ve kendi karar kalitesine ilişkin gerçek sinyalleri bastırır. Yönetim ise ‘ekip buna dayanıklıysa sorun yok’ yanılgısına düşer ve sistem koruyucularını kurmayı erteleyebilir. Karşı argümanı da dürüstçe sunmak gerekiyor: bazı koşullarda bireysel psikolojik dayanıklılık gerçekten belirleyicidir. Bir kriz anında tek karar alıcı pozisyonundaki bir yönetici, sistemin kendisini koruyamadığı anlarda kişisel kapasitesinden beslenmek zorunda kalır. Bu gerçek. Ama istisna olmayan, kronikleşmiş yorgunluk koşullarını bu istisnaya referansla normalleştirmek, tanımın suistimalinden başka bir şey değildir.Peki ‘yorulunca da kaliteli iş üretmek’ fiilen nasıl mümkün olur? Cevap şu: karar türlerini sınıflandırarak ve yüksek bilişsel yük gerektiren kararları koruyucu mekanizmalara bağlayarak. Bunu üç somut adımda açıklamak mümkün. İlk adım, geri dönüşü maliyetli kararları liste olarak çıkarmak ve bu kararların yalnızca belirli zaman dilimlerinde veya iki imzalı onay süreciyle alınabileceğini kural haline getirmektir; Bursa’da bir otomotiv yedek parça tedarikçisi bu yaklaşımı stok taahhüt kararları için 2018 başında uygulamaya koydu ve hatalı sipariş oranını sekiz ayda belirgin biçimde düşürdü. İkinci adım, ekipten ‘nasılsın?’ diye değil, ‘bu hafta hangi kararı ertelemek istiyorsun?’ diye sormaktır; bu soru yorgunluk sinyalini yönetilebilir bir veri noktasına dönüştürür, zayıflık damgası vurmaz. Üçüncü adım ise çıktı kalitesini değil karar sürecini ölçmektir: karar ne kadar sürdü, kaç kişi dahil edildi, hangi bilgi eksikti — bu metrikleri tutmak, yorgunluğun karar sistemine ne zaman sızdığını görünür kılar. Bu adımların hiçbiri bireysel psikolojiye müdahale değil; örgütsel tasarım kararlarıdır.Bu tablonun bir sınırını da açıkça koymak gerekiyor: küçük ve orta ölçekli işletmelerde bu sistem tasarımını kurmak, büyük kurumsal yapılara kıyasla çok daha güçtür. Tek karar alıcı patron modelinin hâkim olduğu, BT kaynağının kısıtlı, süreç dokümantasyonunun zayıf olduğu KOBİ gerçekliğinde ikinci imza mekanizması kurmak ya da karar metriklerini takip etmek kolayca ‘lüks’ olarak etiketlenebilir. Türkiye’nin 2019 başı ekonomik ortamında bu zorluğun gerçek olduğunu teslim ediyorum. Ancak tam da bu nedenle, sistem olmadığında dayanıklılık yükü tamamen bireyin üzerine yığılır ve bireysel kapasite er ya da geç tükenir. Düşük maliyetli başlangıç noktası basittir: hangi kararlar bu haftanın en yorgun saatinde alınmamalı? Bu soruyu sorabilmek, sistemi yoktan inşa etmektir.Denizli’deki fabrika müdürü hatayı fark ettiğinde önce kendini suçladı. Sonra, ekibiyle birlikte şunu belirledi: ham madde taahhüt kararları Cuma öğleden sonra — haftanın en yoğun periyodunun son saatinde — alınmamalı. Kural basit, neredeyse sıradan görünüyor. Ama bu kural, ‘dayanıklılık’ adı altında bireye yüklenen bilişsel riskin küçük bir bölümünü örgütün sırtına aldı. Dayanıklılık; yorgunluğa irade ile direnmek değil, yorgunluğun karar kalitesini bozacağı anı öngörerek sistemin devreye girmesini sağlamaktır. Bunu yapamayan örgütler, en dayanıklı bireylerini bile zamanla tüketir. Ekibinizdeki en güçlü isim hangi saatte hangi kararı veriyorsa, o saatin koşullarına bir kez daha bakmanızı öneririm.


KPI tasarımı başarılı olduğunda ekrana daha fazla bilgi değil, yönetime daha net karar sunar. Kurumlar arası kopukluk azalır, sorumluluk görünür olur ve ölçülebilir ilerleme başlar. Bu nedenle mesele araç seçimi değil, işletme disiplininin teknolojiyle yeniden kurulmasıdır.


Gökhan Mercanoğlu
İş Zekâsı ve Raporlama